latest tweet from @PulpProfile

Böyle havalar sanki yoğunlaşıyor, yoğunlaşıyor ve gelip dudaklarının iki yanına asılıyor.. Sonra bi bakıyorsun suratın düşmüş..

“Hayır ya gercek degil bu, biri beni uyandırsın” ve “artık bu gercegi kabullenmeliyim” arasında gide gele deliriyor galiba insan..

Güçlü olmak zorunda kalmak cok acı. Keşke zorunda kaldığımız için değil, bunu kendimiz seçtiğimiz için güçlü olsak.
Bir de keşke herkes en çok üzülenin en çok ağlayan olduğunu sanmasa.

Pi gününüz kutlu olsun!

Ben şimdi Beşiktaş’a gidiyorum, yerlere çemberler çizmeye :)

Sen büyürken ben kendi etrafımda halkalar çiziyordum.

Kapının önünde ayakkabılarımı çıkartırken aynadan gördüm yüzünü, göz göze gelmekten korkup hemen kafamı çevirdim. Yıllar sonra ilk görüşüm bir yansıma üzerinden olmamalıydı, hem ne yapacağımı da bilmiyordum. “Ne kadar büyümüşsün!”e uygun şaşkın bir ifade mi olmalıydı yüzümde yoksa “seni gördüğüm için çok mutluyum!” diyen bir gülümseme mi, kestiremiyordum. Ayakkabılarımı çıkarttım, kafamı yerden kaldırmadan gidip dolaba yerleştirdim. Ağır ağır hareket ediyor, göz ucuyla onu takip ediyordum. Odasına gitti, “aiyh ne kadar da dağıtmışım yea” dedi. Elim hala ayakkabılarımdaydı, alelacele giyip kaçmayı düşündüm. Bu, uzun uzun sarılıp, göğsüme bastırıp “seni çok özledim. Yıllardır gelmediğim için beni affet” diyebileceğim bir kıza ait ses değildi. Nasıl bir kızdı onu da bilmiyordum. Sonra aptallığım derste uyurken hocanın sıraya indirdiği şaplak gibi patladı beynimde. Ben onu bıraktığımda 5 yaşındaydı. Utangaç, sessiz, herkesin fark edemeyeceği bir şekilde sevgi doluydu. Şimdi 12 yaşında. Her şeye oflayıp puflayan, cümlelerini “yaa” ile bitiren, annesini tersleyip duran ve pis yedili izleyen bir kız. Ne bekliyordum? Aynı bulmayı mı? Beni hatırladığına şükretmem lazım.
Sohbet başlatmaya, bana bir şeyler anlatmasını sağlamaya çalıştım. Çünkü artık hayatında olmak istiyordum. Dinlediği müzikleri sordum, bilmediğim grupları saymaya başlayınca oradan ekmek çıkmayacağını anlayıp konuyu değiştirdim. Odasına gittim peşinden o yarınki okul çantasını hazırlamaya gittiğinde, kitaplığına baktım.. “Bunu ben de okumuştum senin yaşındayken” dedim, “hepsini mi?” diye sordu “Ben ilk kitabı okuyup bıraktım bence cok sıkıcıydı.” Kitaplığına göz gezdirmeye devam ederken “spiderwick güncelerini sıkıcı buluyor, kitaplığında vatan yahut Silistre var iyi mi..” diye içimden söyleniyordum. “Peki sen en çok hangisini seviyorsun?” Diye sordum, Neil Gaiman’ın Koralin ve gizli dünya’sını işaret etti, “hic sıkılmadan okumuştum cok güzeldi.” Kendimden emin bir gülümsemeyle “Madem bu kadar beğendin, o zaman ben de bu gece okurum.” Dedim. Biri bana bunu söylese (şu an bu yaşımda bile) mutluluktan ne yapacağımı şaşırır, gider ağzını yüzünü öperim. Evet, benim bu konuda aşırı tepki verdiğimi kabul ederim ama “hmm. Bitirebilir misin ki 200 sayfayı bi gecede?” tepkisi de hayal kırıklığı yaşatmak için yeterli sönüklükte. Elimden geleni yapacağımı söyledim, tepki vermedi. Pis yedili izlerim desem göbek atardı ama. Yedi senedir hayatında olsaydım pis yedili izlemek yerine ilahi komedyanın yedinci katını okuyor olabilirdi şu an. Her şey yedide bitiyor. Ve evet, ben hep yazılarıma ciddi ciddi başlayıp sonra böyle laubalileşiyorum. Oysa bu hüzünlü bir öyküydü..

•O değil de, Nagehan Alçı gibi, Nazlı Ilıcak gibi insanlar hala ekranlardayken Ayşenur Arslan kovuldu ya.. Ne izleyeceğiz biz artık? Yakında Cüneyt Özdemir’i de şutlarlar zaten.. Sonra Enver Aysever falan derken.. Hoop bir bakmışız Orwell’ın 1984’ündeki gibi evlerdeki ekranlara dönüşmüş televizyonlar..

•Bir de benim bi arkadaşım var, arada bir “Türk dediğin ne ki, ova Kürdü” diye geyik yapıyoruz, kimse gülmüyor abi. Bence anlamıyorlar. Anlayıp gülmeyecek insanlar olduğunu sanmıyorum çevremizdekilerin. Ya komik değil mi? Hani kürtlere dağ türkü diyorlar falan ya.. Komikti bence.

Bazı insanlar suni teneffüs gibi. Tam boğuldunuz anda, gelip içinize nefeslerini üflüyorlar ve siz, prensin öpücüğüyle hayata dönen pamuk prenses gibi, yeniden soluk almaya başlıyorsunuz. Ama ufak farklar var; mesela onlar bunu sizi hayata döndürmek için yapmıyorlar, hatta hayatın dışına çıkmak üzere olduğunuzu bile bilmiyorlar.. Tabi bir de, en önemli fark, sonsuza kadar mutlu yaşamıyorsunuz.

Mutluluğumu başkalarından ödünç aldım hep. Kaynağı ben olmadım hiçbir zaman, içimde değildi, üzerime giyerdim sadece. Ben yaratmadığım için onu, fazlasıyla kırılgan olurdu. Bu kırılganlık, onu sahte kılardı. Oysa üzüntülerimin hepsinin kaynağı benim. Ben yarattım bütün kederi. Kendi ellerimle, en içimden çıkarttım, kendimi onunla sıvadım. Sapasağlam oldu. Ve gerçek. Sapına kadar gerçek. İnsanın mutsuz olmak için kimseye ihtiyacı yok.

“Mad Girl’s Love SongI shut my eyes and all the world drops dead;I lift my lids and all is born again.(I think I made you up inside my head.)The stars go waltzing out in blue and red,And arbitrary blackness gallops in:I shut my eyes and all the world drops dead.I dreamed that you bewitched me into bedAnd sung me moon-struck, kissed me quite insane.(I think I made you up inside my head.)God topples from the sky, hell’s fires fade:Exit seraphim and Satan’s men:I shut my eyes and all the world drops dead.I fancied you’d return the way you said,But I grow old and I forget your name.(I think I made you up inside my head.)I should have loved a thunderbird instead;At least when spring comes they roar back again.I shut my eyes and all the world drops dead.(I think I made you up inside my head.)”
― Sylvia Plath

“Mad Girl’s Love Song

I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)

The stars go waltzing out in blue and red,
And arbitrary blackness gallops in:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I dreamed that you bewitched me into bed
And sung me moon-struck, kissed me quite insane.
(I think I made you up inside my head.)

God topples from the sky, hell’s fires fade:
Exit seraphim and Satan’s men:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I fancied you’d return the way you said,
But I grow old and I forget your name.
(I think I made you up inside my head.)

I should have loved a thunderbird instead;
At least when spring comes they roar back again.
I shut my eyes and all the world drops dead.
(I think I made you up inside my head.)”


― Sylvia Plath

Ah Sylvia ah!

Ah Sylvia ah!

Hipnotize edici..

Hipnotize edici..

Ahmet muhip dıranas

Ahmet muhip dıranas

Aşmam gerektiğine inandığım yönlerime meydan okuduğum günlerden biriydi.

Gönüllülük koşullarını, saatlerini, günlerini konuşmak için Tarlabaşı Toplum Merkezi’ne gitmiştik iki yakın arkadaşımla. Çocukları sevmezdim ve Tarlabaşı’nın içine daha önce hiç gitmemiştim. Merkeze girdik, karşılaştığım ilk çocuk esmer, kıvır kıvır ama kısacık gür saçları olan toparlak bir oğlandı. “Merhaba! Nasılsın?” dedim, “Sizi gördüm daha kötü oldum!” diye hırladı gitti. Kafada patlayan kartopu gibi, neye uğradığını şaşırarak dağılan gülümsememi zar zor toparlayıp gönüllü koordinatörüyle sınıfları gezmeye başladım. İlköğretim ve nadiren liselilerden oluşan iki tane karşılıklı etüt sınıfı vardı. İlk sınıfa az önce yediğim darbeden arta kalan heves kırıntılarıyla girdim. İki tane gönüllü ve yaklaşık on beş çocuk vardı. Kimisi bağırıyor, kimisi yere oturmuş, yeterli sayıda masa sandalye yok, hiçbiri gönüllüleri takmıyor, birbirlerine el kol şakası yapıyorlar.. Arkadaşımla göz göze geldik, kafamı iki yana salladım, “zor olacak, farkındayım” dedi. Neredeyse vazgeçmiş halde karşıdaki sınıfa yöneldim. Bu kez sınıfa girmek yerine kapıdan kafamı uzattım her an kaçacakmışım gibi. İşaret parmağını hecelerin altında sürükleye sürükleye ağzı açık ders kitabını okuyan bir kız kafasını kaldırdı, beni gördü. “Orada durmayın öyle hocam, gelin gelin” dedi, yanına gittim. Yanında oturan ve onun bunun ödevine bulaşıp kendi önündeki çalışma kitabına tek bir çizik bile atmayan çocuk kürtçe hoşgeldin dedi. Ben de ona kürtçe adını sordum. Sonsuz uzunluktaki “öğrenmek istediğim halde bu konuda somut adımlar atmadığım şeyler” listesindeki maddelerden biri olan kürtçem daha fazlasına izin vermediği için çocuğun (sonradan anladığım) nerelisin sorusuna hö? diye cevap vermemle beni ciddiye alan tek çocuğu da kaybettim. 

Her şeye rağmen, cuma günü hevesimi yeniden kazanmış bir şekilde merkeze gittim. Etüt sınıflarına doğru merdivenleri çıkarken aklımda tek bir şey vardı: Lütfen esmer dombili benim sınıfıma denk gelmesin. Derken sınıfa girmemle o çocuğu eli havada, bir kıza tam vuracakken yakalamam bir oldu. Refleks olarak kızla çocuğun arasına girip, çok ciddi bir iş yapıyormuş gibi kollarımı iki yana açarak kendimi siper ettim. Çocukla göz göze geldik, eli hala havada, ben de ifadesiz bir şekilde suratına bakıyorum. Taviz vermeyen görüntümün altında iç sesim “sıçtım sıçtım sıçtım sıçtım” diye sayıklıyor. Bir süre öyle kaldık, sonra çocuk elini indirip bir hışımla döndü gitti. Artık o sınıftan çıkıp diğerine gidemezdim, oturdum birkaç çocuğa matematik anlatmaya başladım ama gözüm sürekli bizimkinde. Baktım resim çizmeye çalışıyor, “ne çiziyorsun?” diye seslendim. “Ödev yapıyorum. Araç çizcem 10 tane.” diye homurdandı. Kalktım yanına gittim, bir kağıda iş makinesi ve yarış arabası çizdim. Başlarda ne yaptığımla hiç ilgilenmiyormuş gibi görünse de göz ucuyla beni izlediğinin farkındaydım. Bir süre sonra yaşanan tatsızlığı unuttu, “at arabası da çizsenize, tank da çizsenize” diye elinde resim defteriyle beni kovalamaya başladı. Adı Kerem. Şimdi biri bana hafifçe çarpsa “Sen kime çarpıyosun lan!” diye ayağa fırlayıp, yumruğu havada bana dönerek “indiriyim mi hocam aşşaa” diyor dişleri arasından. Hala bir baş belası olsa da aslında iyi yürekli bir çocuk olduğunu biliyorum artık. Hırkamı sınıfta bırakıp atölyeye indiğimde “bana bakın bu hırka bana emanet, ben karşı sınıfa gidiyorum, bi şey olmasın.” diyecek ya da merkez çıkışı beni Tarlabaşı’nın çıkışına bırakacak kadar da sahipleniyor üstelik. (6. sınıfa giden bir çocuktan bahsediyorum bu arada) İnsanlara “şş tek kaş! gel la buraya” ya da “bıyıklı karı, nabiyon?” diye seslenen bir çocuğu karşıma değil de yanıma aldığım için içim rahat. En güzeli de psikolojik danışmanın odasındaki sandalyede yere değmeyen ayaklarını sallaya sallaya “Arkadaşlarıma vurmiycam. Sınıfta bağırmiycam. Hocalarımıza saygılı olucam. Küfretmiycem.” diye yediği haltlar konusunda söz verirken bile kapıdan beni gördüğünde o somurtuk suratının birden gülümsemesi. Artık Tarlabaşı’nda arkam var, ona göre.

durbirazdusuneyim:

Türkiye`den şiddet hikayeleri.

Reblogged from: pembeatliprenses

Kendimi hep bir yerlerde yazarken hayal ediyorum.. Odamı dekore ederken şu köşede yazarım diye canlandırıyorum kafamda.. Otel seçerken, “tam şurası, yazmak icin harika!” diyorum.. Yazmak icin her yer güzel ve ben hic yazmıyorum ben niye yazmıyorum?